Cuma, Kasım 09, 2007
Büyük Düşünen Küçük Adımlara da Dikkat Eder
Jason Jennings , İstanbul ’da yapacağı konuşmaya hazırlanırken, Türkçe dersi de alıyormuş. Perakende Günleri ’nin patronu Suat Soysal ’a, "Konuşmamda biraz Türkçe de kullanmak istiyorum" demiş.
Jennings , Türkçe öğrenme çabasıyla da yetinmemiş, Soysal ’dan istekte bulunmuş: "Konuşmamda yerel fıkralarınızdan da yararlanmak isterim."
Bunun üzerine Soysal , Jennings ’e hem Nasreddin Hoca ’yı anlatan, hem de onun fıkralarını içeren birkaç kitap çevirtip yolladı.
Bakalım Jason Jennings , Nasreddin Hoca ’dan yola çıkıp İstanbul ’da perakendecilere ne gibi mesajlar verecek..."
Biz hala küçük ayrıntıların büyük sonuçlar doğuracağını ne iş hayatında, ne de dış politikada, ve elbette ne de pazaralama öğrendik!
Hedef kitle kimdir, kime konuşacağım sorularıyla müşteri bilimini kende işine de uygulayan Jennings'e aferin.
Pazar, Ekim 14, 2007
Din Sempozyumunda Müşteri Bilimi
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Prof. Dr. İzzet Er’in konuyla ilgili açıklaması şöyle:
“Din hizmetlerinde, çağın gereklerini de göz önünde bulundurarak ne gibi çeşitlilikler sağlanabilir; bunu sorgulayacağız. Çağımızda işletme anlayışı değişti. Eskiden müşteri ayağınıza gelirdi, şimdi sizin müşterinin ayağına gitmeniz gerekiyor.
Bu müşteri memnuniyeti anlayışını din hizmetlerinde de uygulamamız gerekiyor. Halka din hizmeti sunuyoruz, ama ne derecede memnun ediyoruz? Ya da memnuniyetlerini artırmak için ne tür hizmetler götürmek lazım? Sempozyumla, bu sorulara yanıt bulmaya çalışacağız.”
Müşteri Bilimi'ne inanan, müşteriye bilim ışığında yaklaşmak isteyenlere duyurulur.
Cuma, Haziran 22, 2007
Genel Müdür Müşteriyle El Ele
Procter&Gamble (P&G) Genel Müdürü Saffet Karpat ve 252 şirket çalışanının katılımı ile “Müşterimizle El Ele” etkinliği düzenlendi.

Yapılan açıklamaya göre, etkinlik kapsamında Saffet Karpat ve P&G çalışanları, iki gün boyunca İstanbul’da 19 süpermarkette raf kontrolü, tanzim ve teşhir elemanı olarak görev aldı.
Tüketici ihtiyaç ve karar mekanizmalarını gözlemleme fırsatı sunan etkinlikte, 5-8 kişilik ekipler halinde süpermarketlerde çeşitli görevler üstlenen P&G çalışanları, 2 binin üzerinde tüketici ile yüz yüze görüştü.
Etkinlik kapsamında markette çalışan P&G Genel Müdürü Saffet Karpat da, bu etkinliğin, müşterilerle temasta olmak adına önemli bir tecrübe olduğunu söyledi. Karpat, “Satın alma kararı çoğunlukla o an veriliyor. Tüketicilerimize ne kadar yakın olursak, aldığımız kararlar ve uyguladığımız projeler de daha etkili olur” diye konuştu.
Cumartesi, Haziran 16, 2007
“Hayvana Soralım”
Pazarlama camiası da bir türlü “müşteriye soralım” işini beceremedi. “Bir bilene soralım” noktasına bile tam gelemedi. “Boru mu bu?” reklâmındaki gibi “Biz biliriz”le idare ediyor.
Memlekette “iş bilen” den çok “işini bilen” var. Anlattıklarına bakılırsa, hepsi başarılı. İstisnalarını tenzih ederiz, ama bazen neyi nasıl başardıklarını tam anlayamıyoruz. Hikâyelerinde bir şeyler eksik kalıyor. Acaba bilmediğimiz “püf noktaları” mı var diyoruz.
Bir karar verirken bilgi ve araştırmaya dayanmak iş dünyasında da siyasette de kural değil istisna. Hele deney, işletme okullarımızda bile yaygın bir yöntem olamadı. Varsa yoksa, anket, odak grup, literatür incelemesi. Sebep-sonuç, analiz-sentez, tez-antitez gibi konulara sıra gelmiyor.
Deney denince, iş adamı deneyim anlıyor. Batıp çıkmayı tecrübe sanıyor. Batıyor, çıkıyor, fakat niye battığının, niye çıktığının analizini yapmıyor, ders çıkarmıyor.
Bir resim bin kelime hesabı, iki kelime, “Hayvana Soralım” haberi bize bunları düşündürttü. Yıllardır ihmalinden şikâyet ettiğimiz tarım sektöründe, meğerse araştırma da, deney de yapılırmış. İşler, “yabancılar bilir”, “ben bilirim”, “biz biliriz” havasından çıkmış, “hayvanlar bilir” düzeyine ulaşmış.
Çukurova Ziraat Fakültesindeki Zootekni bölümü “alıcı odaklı” bir özgürlüğün, “verici odaklı” bir dayatmaya kıyasla süt verimini % 50 arttırdığını deneyerek görmüş.
Gazete haberine göre, “Hayvana Soralım” adı verilen tercihli yemleme uygulamasında hayvanlara arpa, mısır, soya küspesi, kepek ve yonca farklı kaplarda sunulmuş. Sonuçta hem süt, hem et, hem de doğum verimlerinde artış görülmüş. Keçilerin süt verimi yüzde %50 artmış. Anlaşılan, demokrasi, seçme özgürlüğü inatçı keçileri bile etkilemiş.
Pazarlama üretici odaklı olmaktan çıkıp, dayatmadan vazgeçip, müşteri odaklı davranınca, yenilikler yapıp, tüketiciye sundukça, pazarların verimi de artıyor.
Bakalım 22 Temmuz’da ulusça “halka soralım” noktasına gelebilecek, halkın tercihini gerçekten öğrenebilecek ve ardından milletin verimini her alanda arttırabilecek miyiz?
Pazartesi, Nisan 02, 2007
Pazarlama Manifestodur
Pazarlamadan anlıyor. Çünkü, pazarlamanın CEO'dan yukarıya herkesin işi olduğunu biliyor.
Üstelik yazdıklarında çok pratik. Az laf. Ne yapılacağı ortada.
Bugün yeni bir kitabıyla karşılaştım: "Pazarlama Süper Starı Nasıl Olunur?" Nokta Yayıncılık, İstanbul, 2007, Merkez Dergi'nin Armağanı.
İngilizce aslı: "How to Become a Rainmaker" imiş.
Fox (Türkçesi Tilki) şöyle yazıyor (kısaltılarak) :
Çing! Çing! Bu, dünyanın her yerinde yazar kasanın zilinin sesidir. Bir satışın sesi. Bir tüccar için tam anlamıyla müzik, pazarlamanın süperstarı içinse sembolik bir müzik.
Çing, gelir üretmeyle eş anlamlı bir sözcük. Bir pazarlık başarıya ulaştığında, pazarlamacının reklam verirken umduğu; perakendecinin, film yapımcısının, konser girişimcisinin, aceleyle işeri giren kalabalığın çıkardığı gürültünün ötesinde duyduğu bir şeydir.
Çing, bir presin bir parçaya bastığı her an üreticinin duyduğu şeydir. Çing, ne zaman kamyona bir kutu yüklense, dağıtıcının duyduğu şeydir.
Gelir üretmek, yazar kasadaki zilin çalmasını sağlamak, pazarlamacının işidir. Birçok kişi Çing! pazarlama şarkısının sözlerini bilir ama bestesini bilmez.
Pazarlamanın Tanımını İyice Kavrayın
Pazarlamanın uzun tanımı, kazançlı bir özdeşleşme (marka ve kimlik oluşturma), cezbetme, iyi müşterilerin kazanılması ve elde tutulmasıdır. Kısa tanım ise, iyi müşterilerin kârlı bir şekilde kazanılması ve elde tutulmasıdır.
Özdeşleşme, cezbetme ve kazanım, satış öncesi fonksiyonlardır. Elde tutma, bütün satış sonrası fonksiyonları içerir. Örneğin, pazar araştırması bir özdeşleşme aktivitesidir. Reklam, paketleme ve temiz dükkanlar, cezbetme faaliyetleridir. Bireysel satış, dağıtım, fiyatlama, ürün kalitesi ve güleryüzlü tezgahtarlar, kazanım aktiviteleridir. Ürün teslimi, faturalama, müşteri hizmetleri, garantiler ve teşekkür notları gibi satış sonrası aktiviteler elde tutma aktiviteleridir.
Herhangi bir örgütteki, bir kuruluştaki destekleyici tek yaşam gücü, müşterilerin (bazen üyeler, hastalar, öğrenciler, cemiyet üyeleri olarak adlandırılırlar) kazanımı ve elde tutulmasıdır.
Bir firmadaki her bir iş doğrudan veya dolaylı olarak müşterilerin kazanım ve elde tutulmasına yardımcı olmalıdır. Herkes sürekli olarak müşterilerin kazanımı ve elde tutulmasına nasıl yardımcı olabileceklerini düşünüyor olmalı. Bu, karşılama ekiplerini, kredi denetçilerini, alacak tahsildarlarını, kamyonlara mal yükleyenleri, ürün üreticilerini ve başkanları da kapsar.
Her bir çalışanın, bütün çalışanların iş-görev-fonksiyonu pazarlama tanımının bir parçasıdır.
Pazarlama, organizasyonun merkez üssüdür. Pazarlama, satış gücünden fazlasıdır, reklamdan, fiyatlamadan, paketlemeden, promosyondan ve ticaret fuarından fazlasıdır. Pzarlama, müşteri ihtiyaçlarını doyuracak ürünler ortaya koymaktan, kalite kontrolünden, tahsil olunacak hesaplardan, stoklardan ve tahsilatlardan sorumludur.
Bu sebeple, firmanın bütün departmanları ve fonksiyonları müşteri/pazarlama yaklaşımındaki kişiler tarafından güçlü bir şekilde yönetilmelidir. Müşterilerle asla karşılaşmayan fabrika müdürü, müşterinin bilincinde değildir. Bir müşteriyle hiç karşılaşmayan Ar-Ge bilim adamı, bilgisiz, gözü kapalı kalır. Tahsilatları müşteriyi elde tutmanın bir fırsatı olarak değil de bir savaş gibi gören kredi şubesi müdürü, pazarlama karşıtıdır. Zamanının % 40-60'ını okumaya, konuşmaya, yazmaya ve müşteri ziyaretlerine ayırmayan başkan, gemiyi gece vakti ışık veya harita olmadan yüzdürmektedir.
Her bir iş, doğrudan veya dolaylı olarak müşteri kazanmak ve elde tutmak için vardır; bugün ve yarın. Herkes kendi işinin müşterileri nasıl kazandırıp elde tutacağını bilmelidir. Herkes her gün bir şey yapmalıdır, gün boyu çalışmalıdır, müşteri kazanmak ve elde tutmak için. Müşteri kazandırmayan ve elde tutulmasını sağlamayan işler, geçici ve gereksizdir veya safdışı edilmelidir. Çalışanlar, işlerinin neden önemli olduğuna ve bunları nasıl iyi bir şekilde yapacaklarına dair yönlendirilmeli ve eğitilmelidir.
Pazarlamayı tanımlamak kolaydır. Zor olan pazarlamayı gerçekleştirebilmektir.
Super Star Pazarlama
Büyük şirketler pazarlama hakkında konuşmazlar, pazarlamayı icrâ ederler. Çok sayıda şirkette "müşteriye yakınlık" ifadesinin % 95'i laftan ibaret kalırken, sadece % 5'i eyleme dökülmektedir. Gerçek pazarlama şirketlerinde CEO ve bütün üst düzey kişiler zamanlarının pek çoğunu müşterileri dinlemeye ve satış yapmaya harcarlar.
Müşterilerle vakit geçirmek, personel toplantılarına katılmaktan ve aylık raporları okumaktan yüz kat daha önemlidir.
Şirkettekiler, tepedekiler ne yaparsa onu yapar ve pazarlama şirketlerinde üst düzeyde bulunanlar satar, satar ve satarlar.
Dünyadaki en iyi satış elemanlarının pek çoğu büyük firmaların satış gücününde bulunmazlar. Onlar, üst düzeyde oldukları küçük işletmeleri yönetirler.
Süper star pazarlama şirketlerinde, bir kişinin müşterilere karşı tavrı, işe alım sürecinde dikkatli bir şekilde göz önünde bulundurulur. Tüm çalışanların iyi müşteriyi takdir etmeleri beklenir ve bu konuda eğitim alırlar.
Bir müşterinin isminin doğru yazılıp yazılmadığını iki kere kontrol eden kişi, bir pazarlama insanıdır.
Geç gelen bir müşteriye hizmet etmek için kapanış saatini geçirerek dükkanı açk tutan tezgahtar, bir pazarlama insanıdır.
Ziyaretçiyi, "Şirketimize hoş geldiniz. Burada olduğunuza memnunuz" diyerek karşılayan firmanın park yeri görevlisi de, bir pazarlama insanıdır.
Pazarlama şirketleri sadece, müşterinin değerini gerçek anlamda bilen ve yazar kasanın zilinin çalmasını sağlayabilecek kişileri işe almak isterler. Ne kadar küçük olduğundan bağımsız olarak, kendi firmalarının bütün cephelerine ulaşan sürekli eğitime yatırım yaparlar. Sonuçta, şirket içinde, başka şirketteki çalışanların yapmayacağı, yapmadığı, yapmamadığı veya yapmasına izin verilmeyen şeyleri yapabilen ve buna istekli elemanlara sahip olurlar.
Disney World'de bir çalışanın fırlatılıp atılmış bir cola kutusunu toplamak için fazla önemli olduğunu hayal edebiliyor musunuz? L.A. Bean'deki bir satış elemanının iade edilecek bir ürün hakkında müşteriye baştan savma cevaplar verdiğini gözünüzde canlandırabiliyor musunuz? Al Pacino veya Meryl Streep'in ışıklandırma yüzünden veya herhangi bir sebepten sahneden inmeye kalkacaklarına inanabilir misiniz? Elbette ki hayır!
Büyük pazarlama şirketlerinde müşteriyle en iyi şekilde ilgilenmek adına ne gerekiyorsa yapılması için herkesin, yargılarını en iyi şekilde kullanması konusunda otoritesi ve görevi vardır.
Bir pazarlama şirketi, bir müşterinin dolar bazında toplam değerini bilir. Müşteriyle olan ilişkilerine zaman değeri de koyarlar. Üç haftada bir güzellik salonunda 45 dolar harcayan bir müşterinin değeri 2.340 dolardır (3 sene boyunca 52 ziyaret, her ziyarette 45 dolar). Akıllı bir manavın, araba satıcısının, havayolu, makine-alet satıcısının, bankerin ve çelik üreticisinin neşe içinde, hevesle müşterilerine dikkat etmesinin sebebi budur. Budala araba satıcısı ve mutfak dolapları yapan dikkatsiz marangoz, satışı, müşterileriyle olan ilişkilerinin sonu olarak görürler. Öyle gördükleri için de sonuç öyle olur.
Başarılı pazarlama şirketleri, her bir yatırım kararına aynı basit analizle yaklaşırlar: "Bu yatırım daha çok satış yapmamıza yardımcı olacak mı?" Eğer bu yatırım kaliteyi arttırıyorsa, kaliteye zarar vermeden maliyetleri düşürüyorsa, satış becerilerini geliştiriyorsa, marka farkındaliğini arttırıyorsa, yeni ürünler üretiyorsa veya herhangi bir şekilde müşteriye sunulacakları iyileştiriyorsa, bunu yaparlar.
Süper star pazarlama şirketleri, pazar payı kazançlarını acımasız bir şekilde ve sürekli olarak takip ederler. Ama pazar payının, kapsamlı ve inandırıcı pazarlamanın bir fonksiyonu olduğunu bilirler. Pazar payı, skor tahtasındaki bir kayıttır.
Süper star pazarlama şirketlerinde pazarlama, bir manifestodur.
Kazanmalarının sebebi de budur.
Pazartesi, Mart 05, 2007
Politika Pazarının Müşterileri
"Siyasetin, pazar yerinde bağıra çağıra pazarlanan bir ürün haline gelmesi oldukça yeni olsa da, bu gelişmenin kısa sürede bütün sektörü etkilediği açık. Eline malını alan pazara koşuyor. En güçlü bağıran, en ucuza satan ve en ilgi çekici şovları sergileyenler satıştan kârla dönebiliyor. Şarkılarla, türkülerle, sloganlarla büyülü bir atmosfer yaratılıyor. Tezgahın görünen tarafı parlatılmış, cilalanmış mallarla süslü olduğundan, fileye alttan kötü malın doldurulduğunu kimse fark etmiyor. Çürükler, şekli bozuklar filenin dibinde saklanıyorlar. Müşteri eve dönüp de, malları tezgaha dökene kadar hükümlerini sürüyorlar. Ne de olsa pazarcının eli çabuk, tecrübesi de gani. Bir anlamda alemin kralı durumu yani!
Bu piyasada geçerli prensip, müşterinin talep edebileceği ürünü yaratmak ya da müşteriyi eldeki ürünü talep eder hale getirmek. İnsanların bir şekilde ikna edilmesi ve malın tezgahtan eve gitmesi gerekiyor. Ancak talebin şekillenmesinde malın dayanıklı, kaliteli ya da gerçekten işe yarar olması gibi konular önemli değil. Sadece kolay satın alınabilir, görünüşü güzel ve fiyatı ucuz olsun yeter. Bir de pazarcının sesi ile sloganı güzelse, işler yolunda gidiyor. Müşteri memnun (en azından eve kadar), pazarcı memnun, hayat güzel! yola devam ediliyor. Mal, alıcısını buluyor.
Lakin siyaset, ilk elden tüketilen ve sonrasında hiçbir yan etkisi olmayan bir ürün değil. Bir yandan kendi tüketilirken, diğer yandan da kendisinden üreyen kitleleri, tutumları, politikaları, ideolojileri piyasaya sürüyor. Yeni bir dil üretiliyor, yeni davranış kalıpları ortaya çıkıyor. Düşmanlar, öcüler, hainler tezgaha yerleştiriliyor. Bunların alıcısı ise her zaman hazır ve hevesli. Çünkü insanlar ülkelerini seviyor ve onu koruma güdüsüyle davranıyorlar. Bu da onları her türlü tahrike açık hale getiriyor. Güvensizlik şiddete, şiddet travmalara dönüşüyor. Pazarcı ise ne sattığının değil, kaç tane sattığının derdinde olduğundan, sonunda kendisini de yok edecek olan sarmalın içerisine girdiğini fark etmiyor. İşte bu nedenle pazara yönelik siyaset, daha tezgahtan eve gelirken çürüğünün, leşinin pis kokusunu buram buram çevreye salıyor.
.... Pazarda hem ithal ürünler hem de yurdun farklı yörelerinden derlenip getirilmiş otantik mamuller var. Her tezgahın başında da avaz avaz birileri bağırmakta. Bölücüsü, ırkçısı, derini, sığı aynı piyasada iş yapıyor. Müşteri akıllanana ve “bu mal çürük ben bunu almam” diyene kadar bu tezgahların kaldırılması da mümkün değil. Malı almaya devam edildikçe, satıcılar hep olacak. Üstelik yeni satış taktikleri, yeni pazarlama stratejileri geliştirmeye de devam edecekler.
Önümüzdeki günler bu piyasada bir hareketlenmenin beklenebileceğini gösteriyor. ...... piyasada hareketi artırmak için sertliğe ve şiddete ihtiyaç var.
... Dillerinden barışçı çözümü düşürmeyenlerin, barıştan beslenmedikleri ortada. Üzücü olan bu tezgahın pazarcılarının iç siyasetin mikro sorunlarıyla uğraşmaktan, dünya dengelerindeki makro değişiklikleri görememesi. Pazarcıların, en sadık müşterilerine göz göre göre böyle ihanet etmesi.
Bütün vizyonu köy pazarı olan pazarcının da, siyasetin de müşteriye bir hayrı olmayacağı açık. Çürük malı eve götürmektense, boş fileyle eve dönmek evladır!"
Pazar, Aralık 24, 2006
Yedi Delikli Tokmak
Onlara seslenmek için yeteri kadar zamanımız olmuyor.
Meraklısına daha fazlasını iletmek için Damla Damla Pazarlama kitabımın 191-208. sayfalarındaki "Yedi Delikli Tokmak" başlıklı yazımın bir kısmını buraya taşımak arzu ettim. Bu yazı bir süreliğine yayında kalacak, sonra silinecek...
(Vakit geldi, yazının devamı asıl kaynağı, "Damla Damla Pazarlama" kitabında... )
Yedi Delikli Tokmak
Muhtemel müşterilerle iletişmek için bir yolunu bulup zihinlerine girmelisiniz.
Biliyorsunuz, biz satmıyoruz, muhterem müşterimiz kendi kararını kendisi vererek satın alıyor. Kendi kararıyla birşeyler satın alması için, ona yönelttiğimiz bütün uyarıcıların ve pazarlama yönlü mesajların muhtemel müşterimizin zihnine ulaştığından emin olmalısınız.
Zihinlere girmek kolay değil. Beynimiz, bir yumurta kabuğu kadar narin görünüyorsa da, en iyi şekilde korunan organlarımızdan biri. Yedi delikli bu tokmak her şeyi içine hemen kabul etmiyor. Beyinden beyine iletişimi satışla (pardon alımla) sonuçlandırabilmenin önünde nice engeller var. Bunlar aşılmadan satış gerçekleşmiyor.
Ders verir gibi olmasın ama, bu engeller, karşılaşılma sırası itibariyle beş alanda yoğunlaşabiliyor. i) Mesajın görülmesi, ii) algılanması, iii) bir istek uyandırması, iv) arzuyu pekiştirmesi ve v) satınalma eylemini gerçekleştirmesi aşamalarından geçilmek zorunda. Mesajı iletmek, bilgi vermek yetmiyor, düşünce ve duygu beraberliği üretmek ve ardından harekete geçirmek de gerekiyor.
Okumamıştır
Meslekte nispeten yeni olduğunu konuşma ve hareketlerinden anladığım bir tezgahtara, geçenlerde, mağazacılık hakkında yazılmış bir kitaptan bahsedecek oldum. "Ben okumam. Hem, bu işte fazla kalacak da değilim." cevabıyla karşılaşınca, neler hissettiğimi tahmin edersiniz. Bırakın yeni yetme tezgahtarı, bizim öğrenciler bile haftada elli-altmış sayfa okuyacaksınız dedim diye, beni beğenmez oldular. Bu dünyada, okumayanın geçmişine okuyorlar, haberiniz olsun.
İster yüzyüze satışta olsun, ister reklamda, doğrudan postalamada, bir broşürde ya da web sayfasında olsun, muhtemel müşterilerinizi satınalmaya iknâ etmek için bir takım mesajlar geliştirirsiniz. Kelimelerle, şekillerle, sözlerle, hareketlerle, kullanabileceğiniz bütün aletlerle, neden almaları gerektiğini bir güzel anlatırsınız. Anlattığınızı, anlatınca işin biteceğini sanırsınız. Ama, o ne? Hiçbir şey değişmemiş, beklediğiniz hareket ortaya çıkmamıştır. Zirâ, muhtemel müşteriniz, meşgul bir insandır ve ilgisini çekmeyen şeylere ayıracak bir saniyesi bile yoktur. Sizi okumaz. Okumamıştır. Okumamıştır, çünkü... diyerek yeni bir paragrafa geçelim.
Dikkatini Çekmemiştir
Muhtemel müşteriniz kendisine ulaştırılan mesajların büyük bir bölümünü gözleriyle görür veya kulaklarıyla işitir, fakat bunların yeni büyük bir bölümü onun zihnine girmeyi başaramaz. Bunların zihne girmesi için beynin bunlar üzerinde bir şekilde bir işlem yapması icap eder. Elindeki gazeteyi henüz katlayıp kenara bırakmış birine, "Gazetedeki reklamları say(ar mısınız?)" deseniz, sayamaz.
Metin yazarlarının, reklamcıların (pazarlamacı lafını beğenmediğimiz gibi, reklamcı kelimesini beğenmeyenler de olacak), sayfa sekreterlerinin, doğrudan pazarlama yapanların işi, onca rakip arasından kendi reklamlarının ve mesajlarının okuyucu tarafından işleme alınmasını sağlamaktır. Hazırladığınız mesaj, görüldüğü anda, beyin tarafından bir işleme tâbi tutulmalıdır. Bir şekilde bunu garantilemelisiniz.
İlgilenmemiştir
Pazarlama mesajlarınızın bazıları, farklı ve dürtücü olması gibi sebeplerle müşterinin beyin hücrelerinde bir kıpırtıya yol açmış, dikkatini çekmiş olabilir. İş henüz başlıyor. Bu işlem ve bu dikkat
............
............
Şimdi değilse ne zaman? Siz değilseniz kim? Elvis'in şarkısının tam yeri geldi: "It's now or never!"
Sebat Yoktur
Bir dereceye kadar sebat, aceleciliğin yerini alarak bir satınalmayı mümkün hale getirebilir. Nasıl olur? Şöyle: Sebat, insanın içindeki değişip duran dalgaların bir kısmının uzunca bir süre aynen kalmasına sebep olarak satışa götürebilir. Küçüklüğünüzden beri hep arzu ettiğiniz şeyler yok mu? Yıllardır hayalini kurduklarınız? Bu arzuların gelip geçtiğini düşünün. Neye yarar? Bu kalıcı arzular uzunca bir süredir "satınalma zemini"ne girememiştir ama, bir bakıma oradan hiç çıkmamıştır. O kadar ki, oradaki varlığı bile unutulmuş, yıllarca uyumuş, sabırla gerçekleşecekleri günü beklemiştir.
Bir sebat duygusunu çağrıştırması için, pazarlama mesajlarında, ilgili ürünler bir rüyayla, bir hayalle, bir heyecanla, bir ülküyle irtibatlandırılmalıdır. Pazarlamacı, reklamcı, metin yazarı, muhtemel müşterinin hülyalarını, umutlarını, ülkülerini ne kadar yakından tanırsa, mesajlarının vuruculuğu o kadar artar. Bunun da uzmanlık gerektirdiğini hatırlatmamıza lüzum var mı?
Yirmi Duvar, Yirmi Engel
İşte size yirmi tane duvar, yirmi tane engel. Elbette başka engeller de olabilir. Bunların hepsi, muhtemel müşterinizle aranızda taş gibi duruyorlar. Bunlar tek tek ve topluca, sizin ürününüzün muhtemel müşteri tarafından satınalınıp alınmayacağını tayin ediyorlar. Nihaî netice için birini, üçünü, beşini değil, hepsini aşmak gerekiyor.
Ne mutlu bu engelleri tanıyıp, usulünce aşanlara...
Pazar, Kasım 19, 2006
Müşteri Bilimi ve Pazarlamayı Yeniden Konumlandırmak
Bölümlendirme
Hedef Pazar (Odaklanma)
Konumlandıma
Farklılaştırma
Yıllar boyunca, başka konu ve kavramlar yanında özellikle bu dört kavram tanınıp yaygınlaştıkça "Pazarlama" adını verdiğimiz "şey" bir "şey" olmaya başladı.
Kimi zaman, "Pazarlamada pazarlamaya mahsus, sadece onda rastlayacağımız, başkalarından ödünç alınmamış ne var?" sorusunu sorarım. Yukarıdaki dört kavramdan başkası aklıma gelmez.
Bunları bilmeyen, nasıl uygulanacağı hakkında fikri olmayanlar "pazarlama sınavlarından" geçmişlerse, tesadüfen geçmişlerdir.
Yıllardır konumlandırmayı değişik yer ve zamanlarda ve o anki dinleyicinin durumuna uygun olmasına özen göstererek kimi zaman derinlemesine, kimi zaman yüzeysel düzeyde anlatageldik. Anlatmaya da devam edeceğiz.
De..
Bugün aklıma şu sorular takıldı:
Pazarlamanın kendisini nasıl konumlandırıyoruz?
Nasıl konumlandıracağız?
Nasıl konumlandırılmalı?
Pazarlamayı konumlandırmak kimin işi?
Pazarlamanın konumlandırılmasından (konumundan) memnun muyuz?
Değilsek ne yapacağız?
Pazarlamanın bir "yeniden konumlandırmaya" mı ihtiyacı var? Yoksa, bu pazarlamadan birşey olmaz deyip, yerine yeni bir "şey" konumlandırmaya mı?
Yoksa mesele sadece bir isim meselesi mi?
"Müşteri Bilimi" deyip kestirip atmak mümkün mü?
Sorular bir gün cevabını bulur elbet.
Konumladırması doğru ve berrak olmayan bir marka, fikir, kavram ve dahi bilimin sonunun ne olacağını pazarlamacılar iyi bilirler.
Not: Yıllar önce, "pazarlama bir hayvan, bir şehir, bir ülke, bir nesne, bir ünlü, ... olsaydı, ne olurdu?" sorusunu yüzlerce kişiye yöneltmiş ve çoook dağınık cevaplar almıştık.
Benzer soruları bir de bu günlerde sorsak?
Cumartesi, Kasım 18, 2006
"Dondurmam Gaymak"ın Müşterisi Kim?
Meğer bir süredir, Harvard Business Review dergisinden Fortis’in katkılarıyla başlığı altında makaleler çevirir yayınlarlarmış. Gördüğüm yazının başlığı “Pazarlama & Satış Savaşları nasıl önlenir?” Gibisinden bir şeydi. (Yazının aslının HBR’nin hangi yıla ait sayısından alındığına dair hiçbir bilgi de bulamadım.)
Ünü dünyaları sarmış, Kotler gibi biri, iki başka isimle birlikte kaleme aldıkları o yazıda, satışın mı pazarlamaya yoksa pazarlamanın mı satışa destek olduğu tartışmalarına; adeta kimin kimden büyük olduğu itişmelerine temas ediyorlar ve çözümü de, bu iki “departman”ın arasındaki ilişkilerde yattığına işaret ediyorlardı. Zurnanın “Yuh dediği” yer de tam burası oluyordu. Bu amcalar, yazının genel havası itibariyle, pazarlamayı (veya satışı) firmanın içinde birkaç kişilik bir departman ve bu ekibin yapageldiği, yaptığı ve yapması gereken, yapacağı bir iş (fonksiyon) olarak görüyorlardı, sanki. Elbette bu işleri de birileri yapacaktı. Ama işin içinde başka işler de vardı.
Gören gözler, düşünen kafalar biliyor ki, günümüzde pazarlama başını alıp alıp, nerelere nerelere gitmiyor, girmiyordu ki? Bırakın birer departman veya departmanlarüstü olmayı, pazarlama, firma, sektör ve hatta ülkeler üstü bir anlayışa dönüşüyordu. En hafifinden, artık pazarlamanın işletmelerin bölümlerini birbirine bağlayan bir “çimento” olduğu aklı başında daha çok kişi tarafından kabul ediliyordu. Daha dar olmakla beraber işletmecilerin bir kısmına göre pazarlama işletmelerin ve hayatın “beyni-omurgası” oluyordu. Ama bizim Kotler Efendi, hala “pazarlama departmanından” “departmanlar savaşından” bahsediyordu. Sadece onlar değil, işletmeciyim diyen pek çok akademisyen ve iş adamı dahi, şu gerçeği algılayamıyorlar: “Bir işletmedeki bütün bölümler, yöneticiler ve çalışanlar arasındaki ahenksizliğin, çekişmelerin ve çatışmaların pek çoğunun sebebi, işletme içindeki ve dışındaki herkesin firmalarına ve görevlerine farklı gözlerle bakmaları, farklı menfaatlerle yaklaşmalarıdır. Şayet, bütün yöneticiler, işletmenin asıl işinin firmaya müşteri kazandırmak, müşterisini kaybetmemek, daha fazla müşteri bulmak, yani “pazarlama”nın işletmenin en temel amacı, beyni ve omurgası olduğunu görürlerse firmada tartışmalar büyük ölçüde azalır. Bunun için de, firmaların “pazarlama zekâlarının (MQ)” gelişmesine, geliştirilmesine, işletmenin tamamının, her şeyinin ve işletmedeki herkesin “pazarlamalılaştırılmasına” yani, tam olarak “müşteri odaklı” düşünme ve davranmalarına ihtiyaç vardır. Bu sağlanmadıkça işletmelerde yönetim problemleri hiç tükenmeyecek, her gün yenileri ortaya çıkacaktır.
Değişen, gelişen, yenilenen pazarlama anlayış ve uygulamalarından bahsedenlerin, yeni pazarlamayı anlayanların bunları başkalarına da anlatanların çığ gibi çoğaldığı bir dünyada Kotler Efendi, çağdışı kalmıyor muydu?
Pazarlamayı anlatma çabalarımız hep sürecek. Bu konuda, benzetmeler, metaforlar çok işe yarıyor. Mesela, Onur Yüksel, pazarlamayı çamaşır makinesine benzetmiş. “Halkla ilişkiler, reklam, mağaza düzenleme, müşteri ilişkileri, marka v.b. hepsi bir çamaşır makinesinin içinde durmaksızın dönen çamaşırlar gibi. Çamaşır makinesinin penceresinden içeri baktığınızda bazen mavi gömleğinizi görürsünüz bazen de yeşil çizgili çoraplarınızı. İşte size tam zamanlı, süper devirli, az enerji harcayan çamaşır makinesi “Pazarlama”. Pazarlamanın içinde bir sürü şey dönüyor. Bazen biri diğerinin önüne geçiyor ve tüm yıkama boyunca siz sadece ön cama yapışmış mavi bir gömleği görüyorsunuz.
Bozuk çamaşır makinelerini bilirsiniz. Ses çıkarırlar, kendi bağımsızlıklarını ilan eder ev içinde dolaşmaya başlarlar, bazıları ise attığınız tüm çamaşırların renklerini birbirine karıştırır ortaya çorap renginde gömlek çıkartır. Peki, sorun çamaşırlarda mı? Yoksa gerekli önlemleri almayanlarda ve odaklanmayı bilmeyenlerde mi? Çamaşırları renklerine göre ayırmalı, gerekli kireç önleyicileri kullanmalı, doğru deterjanı seçmeli ve kullanma kılavuzunu okumalı.”
Bir başkası (Bilal Bedük) pazarlamaya bakışını blogunda şöyle özetlemiş: “İnsan aslında anne karnından çıkar çıkmaz başlar pazarlamaya. Ağlayışından, gülüşünden, duruşundan, bakışlarına her şeyine kadar bir pazarlama... Bunun sonucu değil midir insana verilen isim. Yani marka... Hayata dair birçok şeyde pazarlamanın yansımalarını görüyoruz. Tabiî ki bu blogda daha çok iş dünyası pazarlamasını işleyeceğim. Fakat zaman zaman hayata dair pazarlama örneklerine de rastlayacaksınız. Hadi hayırlı pazarlamalar...”
Bu hafta esasında ben 24 Kasımda gösterime girecek Dondurmam Gaymak filminden bahsedecektim. Habere göre, New York’un önemli film festivallerinden biri olan ve bu yıl dördüncüsü düzenlenen Queens Film Festivali’nde açılış filmi olarak gösterilmiş ve Oscar’a koşuyormuş. Prodüktör Elif Dağdeviren Güven, “Filmimiz seçici kurul tarafından o kadar beğenildi ki, festivalin açılış partisinin adı “Türk Partisi” olarak değiştirildi, demiş.
Bu filmi de, bir çamaşır makinesi gibi, bir doğum sahnesi gibi, pazarlamayı anlatmak için kullanılabilecek bir örnek olarak görüyorum.
“Dondurmam Gaymak” filmine İngilizce’de “Ice Cream, I Scream” adını vermişler. Yani ürünün adını pazara göre ayarlamışlar. İngilizce isimdeki sesleri Türklerin nasıl okuyacağını ve buna başka ne gibi çağrışımlar yaptıracaklarını bilemem, ama işin içinde ince bir zekâ ve çok kalite bir mizah da yok değil.
Film Muğla’lı bir yönetmenin, Muğla’nın ve Muğlalı’ların imkanlarından yararlanarak, Oscar’ı hedef aldığı bir pazarlama projesi. 150 bin dolar gibi çok az bütçeyle de çok büyük işler yapılabileceğinin bir örneği. Bir profesyonel oyuncu dışında bütün kadro Muğla halkından seçilmiş. 4 bin kişi başvurmuş, iki bini seçilmiş, eğitimi başaran 150 kişi filmde rol almış. Belediyesi, halkı, esnafı, iş adamları yedirmişler, içirmişler, film için her türlü desteği sağlamışlar. Ne karşılığında? Ne kazanacaklar? Oscar kazanan Türk filminde adları anılacak. Daha ne olsun?
Yapımcı ve yönetmen, Oscar için sahiden iddialılar. Piyasayı, yani, Oscar mekanizmasını iyi incelemişler. Oscar’da seçimi kimlerin yaptığını (asıl müşterinin kim olduğunu) hangi kriterlerden etkilediklerini (özgünlük, farklılık, yenilikçilik, siyasal duruş, sinematografik ölçütler, yerellik, globallik, mizah vesaire) iyi araştırmışlar. Filmi (ürünü) kendi kafalarına göre değil, hedef müşterinin kafalarına göre “pişirmişler”. Önce film çekelim, sonra Oscar’a göndeririz dememişler. Önce Pazar hedefini belirlemişler, sonra ürün üretmişler. Ürünü üretir üretmez hemen pazara vermemişler, hem piyasaya ve hem seçici kurullara “gıdım gıdım” sinyaller vermişler. Yaklaşmışlar. Önce filmin tamamlandığı haberleri medyaya yayıldı. Üzerinde konuşmalar, röportajlar yapıldı. Geçen hafta New York Queens Film Festivali'nde açılış filmi olarak ve 15-19 kasım arasında 'The Museum of the Moving Image' adlı sinema salonunda daha sonra New York'ta festival dışında iki film salonunda daha gösterildi. 'Dondurmam Gaymak', 24 Kasımda Türkiye’de ve 50 Avrupa ülkesinde gösterime girecek. 'Dondurmam Gaymak' akademi üyelerine 13 ocakta gösterilecek ve Yabancı Filmler Kategorisinde 61 filmle yarışacak. ABD'de Golden Globe, Palm Springs, Santa Barbara film festivallerinde de gösterilecek.
Filmin konusu da doğrudan pazarlamayla (yani işletmecilikle) ilgili. Mizah dolu sahnelerle, global bir olgu “tiiye alınıyor.” Filmde, Muğla'da dondurmacılık yapan Ali Usta'nın büyük dondurma markalarına karşı verdiği mücadele Samimî ve yalın bir dille anlatıyor.
“Küçük esnafın, küçük kasabanın, "küçük" insanların "büyük" filmi Dondurmam Gaymak, bu bağlamda küreselleşen dünya ekonomisi karşısında çaresizce çırpınan küçük esnafın, eski tarz teknikle üretim yapıp satan bir dondurmacının traji-komik hikâyesini anlatan bir film. Yıl 1995. Ege'nin küçük bir kıyı kasabasında babadan kalma mesleği dondurmacılıkla geçinen Ali Usta, büyük dondurma firmalarının karşısında durabilmek için banka kredisiyle küçük bir motosiklet alır ve bu motoru dondurma satmaya uygun bir şekilde römork ve benzeri aksesuarlarla donatır. Yakın çevresi bu durumu alaycı ve sitemkâr bir tavır ile karşılar. Satış yapmak için yola koyulduğu bir gün, Ali Usta'nın motoru ve dondurma yüklü römorku çalınır. Deliye dönen Ali Usta, olayı büyük dondurma şirketlerinin kendisine karşı bir planı olarak algılar.” Ama iş göründüğü gibi, çıkmaz.
“I Scream” akademi üyelerine 13 Ocakta gösterilecek ve yabancı filmler kategorisinde 61 filmle rekabet edecekmiş.
O tarihe kadar, pazarlama adına yapılacak başka işler de var, elbette.
İşte size bir pazarlama projesi ve işte size Oscar!
Sonucu merakla bekliyoruz.
Cuma, Kasım 03, 2006
Müşteri, Firmanın Asıl Patronu ve Çimentosudur
Anlamlı bir örneği Ali Saydam aktardı:
"Zorlu Grubu BT altyapısı konusunda dış kaynak kullanım anlaşmasını, çetin bir ihale sürecinden sonra IBM ile yapmaya karar vermiş. Bu, alanında Türkiye'nin en büyük anlaşması imiş ve IBM için de büyük bir başarıymış. Zorlu Holding Bilgi Teknolojileri Direktörü Hamza Cihan Sarı, bu anlaşmanın kamuoyuna duyurulması amacıyla gerçekleştirilen toplantıda IBM'in şoföründen nasıl etkilendiğini anlatmış:
'Elbette IBM'i seçmemizde uluslararası ismi, bu alandaki geçmiş başarıları, bize sunduğu teklif gibi birçok faktör etkili oldu, ama ihaleyle ilgili başvuruların sonuçlanmasına çok kısa bir süre kala teklif dosyasını bize ulaştıran IBM şoförünün 'geç kalmadık değil mi, teklifimizi değerlendireceksiniz değil mi, bu iş bizim için çok önemli' demesini de hiç aklımızdan çıkarmadık' "
Firmanızı pazarlamalılaştırmayı başarabildiğiniz zaman, markanızın değerini sadece piyasanızda müşterileriniz nezdinde değil çalışanlarınızın nezdinde de arttırmış olursunuz.
Bunu nasıl başarabileceğiniz ise, asıl işinizin "müşteri bilimi" ve "müşteri aşkı" olduğunu kavrayabilmenize bağlıdır.
